3 Mayıs 2013 Cuma

koningsdag


karnaval yeri, sosyal bilimlerin pek kullandığı bir kavram olmakla birlikte, aslında bazılarımızın hiç görmediği sadece hayal ettiği bir yer. en azından benim için öyleydi. yani 30 nisan'ı amsterdam'da geçirene dek. her sene 30 nisan'da hollandalılar kraliçeleri haşmetmeaplarının doğum gününü tüm ülkede çılgınlar gibi eğlenerek kutluyorlar. 30 nisan, ayrıca tax-free bir gün olduğu için şehirlerin sokakları da evde kullanmadığı neyi var neyi yoksa satmaya gelenlerle pazar yerine dönüyor. bir günlüğüne her şeyin maddi ah pardon nakdi bir karşılığı oluyor. biralar sular gibi akıyor, kanallar parti yapan gençlerin hıncahınç doldurduğu teknelerle dolup taşıyor. herkes turuncu, her yer turuncu. herkes dışarda, her köşe başında dj setleri, eğlenenler, etrafa sataşanlar, esrar içenler, öpüşenler, işeyenler, gülenler, hepsi sokakta, hepsi bir şeyi kutluyor. kraliçeyi kutlamak için toplanmış olsalar da, tam olarak neyi kutladıkları muamma gibi duruyor. her şey unutulmuş gibi. üstelik yalnızca amsterdam böyle değil, hollanda'nın tüm şehirleri, leiden, lahey, rotterdam, utrecht, neresi varsa her yer! monarşi tuhaf bir şey, anlamam mümkün değil. ama karnaval yeri bir başka. her şey başka türlüymüş gibi davranmak için bir gün, kulağa heyecanlı gelmiyor mu?

tebdil-i mekan


bu hafta amsterdam'ı dolaştım. şehre ilk gidişim, buraya ilk geldiğim haftaydı. leiden'ın sakinliğine bayılmıştım, bir anda tiryakisi olmuştum. o sakinlikten sonra amsterdam karanlık havanın da etkisiyle, gözüme çok büyük, kalabalık ve gürültülü görünmüştü. üç ay sonra ise ya ben ya da amsterdam değişmiş olsa gerek, şehre bayıldım. tabii hava güneşliydi, ılıktı, saatlerce yürüdüm sokaklarında. turistlerin pek uğramadığı sokaklarda dolandım, yerlilerinin takıldığı kafelere gittim. yürüdüm yürüdüm yürüdüm. ayaklarım acıyıncaya dek yürüdüm. sonra etrafa hayranlıkla bakarken amsterdam'da yaşamanın nasıl olacağını düşündüm. hollanda'da havanın hep soğuk olduğunu düşünerek baştan çizdim üstünü. ama yine de hayal etmeye çalıştım. gördüğüm ve sevdiğim diğer yerleri düşündüm. berlin'i ve londra'yı. kadıköy'ü ve adaları. neden yaşadığım şehirden gitmek istediğimi düşündüm defalarca. sonra buraya geldiğimden beri hayatımın istanbul'da aktığını, nereye gidersem gideyim hep istanbul'u düşündüğümü fark ettim. kavafis kadar karamsar değilsem de, başka şehirlere bazen başka bir hayat mümkün mü diye sormak için ve kendimize temiz bir sayfa açmak için gidiyor oluşumuz acıklı geldi bana. çünkü evet nereye gidersem gideyim, zihnimin meşgul olduğu şehir, kendim, beynimin içindeki düşüncelerim, endişelerim hep benimle, nereye gidersem gideyim beynimin içindeki endişeden, korkudan, umuttan, sevinçten mürekkep o küçük kutuyu taşıyorum. kavafis gibi karamsar değilim demiştim, değilim çünkü yol insana her zaman umut veriyor. hislerimize ve düşüncelerimize uzaktan bakabilme şansı veriyor. ihtimalleri ve geç kaldıklarımızı birlikte görebilme şansı veriyor. herkes gibi olduğumu bilmek rahatlatıyor. şimdi işte, canım n'nin büyükannesinin sözü kulağımda. yolculuk, kalbime mavi bi pencere açtı.

6 Nisan 2013 Cumartesi

leiden için karatavuk vakti


fotoğrafta gördüğünüz sevimli dostumuz ve onun çok sevimli dostları her gün, güneş battıktan hemen sonra ve güneş doğmadan hemen önce konserilerini icra ediyorlar. karatavuk, vıcıvıcıvıcı türü ötücü bir kuş. sesi beni burada en çok mutlu eden şeylerden biri. istanbul'da binaların arasında yaşamayı beceren kuşlarla birlikte, boğaziçinde gördüğüm baştankaralar ve yeşil papağanlar dışında kuşların isimlerini de pek bildiğimi söyleyemem. tıpkı etrafımdaki tüm ağaçları ve çiçekleri tanımadığım gibi. halbuki en ismi bilinesi şeyler kuşlar, ağaçlar, böcekler ve çiçekler değil mi?
karatavuğun ismini ise annemle skypetan konuşurken öğrendim. annemin şimdiye dek doğayla ilgili sorduğum bir şeye cevap veremediği çok az oldu zaten ve bu beni çok mutlu ediyor. kuşumuzu tarif ettim annem de "aa o karatavuktur" dedi. haklıydı. türkçesiyle karatavuk, ingilizcesiyle blackbird! üstelik de en sevdiğim beatles şarkılarından biriyle işte hayatımın bu noktasında yeniden buluştuk :) ilki, lisedeyken beyoğlu'nda aslıhan pasajındaki kasetçide bulduğum ve hep çok severek dinlediğim çekme bir beatles kasedi vesilesiyle olmuştu. karatavuk hep şarkı söylesin. vıcıvıcıvıcı.
http://www.youtube.com/watch?v=BrxZhWCAuQw

14 Mart 2013 Perşembe

şehrin şiirleri 2


rapenburg caddesindeki bu binanın yanından neredeyse her gün geçiyorum. fakat işte hep aynı yöne bakıyormuşum ki shakespeare sonesini keşfetmem biraz zaman aldı.


sonra da hemen yolun karşısındaki, rapenburg'un diğer kolundaki basho şiirini (haiku) gördüm. fakat tabii ki tek kelimesini geçtim, harfini bile anlayamıyorum. acaba ne diyor?



13 Mart 2013 Çarşamba

bir itiraf


leiden'a gelmeden evvel şahane bir gezi rehberi almıştım. rehber ingilizce olduğu için tüm şehirlerin ingilizcesi ile birlikte flamancası da yazıyordu. haritaya her baktığımda leiden'ın en yakınındaki şehir, ingilizcesiyle "the hague", flamancasıyla "den haag" olarak gözüküyordu. burda günlük konuşmalar içinde de elbette şehrin türkçe ismine hiç ihtiyacım olmadığı için bir süre den haag demeye devam ettim. fakat lahey'i haritada arıyorum arıyorum göremiyorum. ah, o da ne!? den haag meğerse lahey'miş! bunu bir süre kimseye itiraf edemedim. utandım. bu da böyle bir anımdır.

bisikletle ilk uzun yolculuk


2 mart cumartesi günü leiden'dan lahey'e bisikletle gittim. bu, hayatımın ilk en uzun bisiklet yolculuğuydu. önce leiden-lahey arasındaki bisiklet yollarını öğrenmek için internette ufak bir araştırma yaptım. sonra şahane bir blog buldum, birileri haritalarıyla birlikte bisiklet yollarını anlatmış.

önümde 3 seçenek vardı. ya otoban kenarındaki bisiklet yolundan gidicektim-ki blog sahibi bu yolun arabaarabakamyonkamyon manzarasının çok sıkıcı olduğunu söylüyordu, ya tren yollarını takip ederek gidicektim ya da büyük nehri takip ederek, kırların tarlaların arasından biraz daha uzun ama güzel olan yolu tercih edecektim. düşündüm taşındım, daha az araba daha çok yeşillik! 3. yolu tercih ettim.


sonra yola koyuldum, nehrin kenarındaki yola çıkınca dünyalar benim oldu. uzun, çok uzuuuuuuuun bir süre boyunca sadece çayırlar, ağaçlar, inekler, koyunlar, keçiler, atlar ve midilliler gördüm. üstelik bir de domuz gördüm, daha önce hiç görmemiştim. ne kadar da sevimliydi. sonracığıma envai çeşit kuş gördüm. kuşları bol bir memleket burası. inanması güç ama yeşil papağan bile gördüm! :) aciba istanbul'dakiler buraya mı kaçmışlar?

yol boyunca, gördüklerim beni öyle mutlu etti  öyle mutlu etti ki, daha evvel çok az kere hissettiğim türden bir mutlulukla,genişlemeyle ve ferahlamayla doldu içim. kocaman gülerek ilerledim ve içimden neye olduğunu bilmiyorum teşekkür etmek geldi.

sonra onca güzelliğin arasından çıka çıka betondan, arabadan başka bir şey olmayan bir şehre çıktım. omuzlarıma hemen şehre özgü ağırlık ve endişe çöktü. lahey, istanbul'un ancak bir ilçesi kadar belki ama işte kocaman binaların gökyüzünü kapladığı gri bir şehir nihayetinde. kararımı verdim, ben büyük bir şehirde hele hele istanbul'da yaşamak istemiyorum. nasıl ve ne zaman bunu becerebilirim bilmiyorum ama ağaçları, gökyüzünü, inekleri, koyunları görmek istiyorum. doğanın huzurunu arıyorum. dostlarımı da yanıma almadan bir yerlere gitmem ama!





1 Mart 2013 Cuma

cemiyet hayatımız


bugün dersten sonra yemekhaneye çorba içmeye gittim. sonra sınıftan birkaç kişiyi görünce gidip yanlarına oturdum. biri belçikalı, biri alman, diğeri de yunandı. başta masadaki herkese yakın hissettim kendimi. ama en çok da hemen sıcacık kocaman gülen yunan kıza. neyse sonracığıma, belçikalı oğlan leiden'ı sevip sevmediğimi sordu. ben de sevdiğimi, sakinliğinden hoşlandığımı söyledim. sonra da aynı soruyu ben sordum oğlana, demek havadabugünpeksıcak muhabbetinin başka bir versiyonu bu diyerekten. sıkıcı bulduğunu söyledi, şehrin küçük olmasından yakındı. sonra zamanımın nasıl geçtiğini sordu. ben de ilk üç hafta yalnız olmaktan hoşlandığımı ama şimdi şimdi arkadaşlarımı aradığımı ve onları çok özlediğimi söyledim. pek arkadaşım yok burda dedim. sonra demez mi turkish community yok mu diye. hay yarepppim. ne diyeceğimi bilemezken alman oğlan yardıma yetişti. türkiye'den geldi neden turkish community'e ihtiyaç duysun ki! ayy belçikalı nato kafa nato mermer çıktı demesin mi "e o zaman asian communityler de var!" neden arkadaşlığın bölgesel olması gerektiğini anlayamadığımı söyleyince dank etti oğlana, ah çok affedersin çok haklısın! haklıyım tabiii, eşek!
hemen akabininde yunanlı kızla muhabbete başladık. bizim konuştuğumuzu görünce belçikaçikaçikalı "bir yunan ve bir türk kih kih kih"...
yani havadan sudan muhabbette bile aynı yerden geldiklerimizle, aynı dili konuştuklarımızla, aynı yemeği yediklerimizle mi ille de konuşacağız? dünyanın ortak bir dili yok mu? ortak duygularımız yok mu? 
ah şu dar kafalı cemiyet hayatımız...


hamiş: nacho rojo adındaki bir fotoğrafçı bu konuya değinmiş, pek hoşuma gitti: http://www.nachorojo.com/photography01.html